Bekir Ünlüataer: “Türk musikisi çok hassas dengeleri olan bir müzik”

28 Ekim akşamı Zorlu PSM’de hayranlarının karşısına çıkacak olan Bekir Ünlüataer, hem konseri hem de Türk müziğinin bugünü ve yarınına dair düşüncelerini editörümüz Andaç Üzel’e anlattı.

Andaç Üzel – Bazı sesleri dinlerken etkilenmekle kalmaz, imrenir hatta belki de kıskanırsınız. O kıskanma ve imrenme hali sizi “Keşke onun gibi olabilseydim” demeye iter. Benim için Bekir Ünlüataer’i dinlemek her seferinde böyle hissettiriyor. Yıllar içinde yaptığı tüm çalışmalarıyla Klasik Türk Müziğinin dününü, bugününü ve yarınını birleştiren Ünlüataer’i dinlemek benim için her zaman büyük keyif. Bu çalışmalarından en etkileyici olanı ise bana göre 2023 yılında çıkan ve cumhuriyetimizin ilk 100 yılından eserlere odaklanarak bu eserleri bambaşka bir formda dinleyiciyle buluşturan “Geçen Yüzyıl” albümü… 28 Ekim akşamı Zorlu PSM’de albümü kaydettiği ekiple birlikte izleyeceğimiz Bekir Ünlüataer ile konser vesilesiyle sohbet etme fırsatı buldum.

Bekir Bey merhaba, öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Umarım her şey yolundadır. Sizi Zorlu PSM’de en son izleyişimin üzerinden biraz uzun zaman geçti. O gün doğum gününüzdü, bir şekilde kuliste doğum günü kutlamanıza bile denk gelmiştim. Şimdi yine, 28 Ekim’de bir Zorlu PSM konseri öncesi size sorularımı yöneltmek benim için mutluluk. Öncelikle şunu sorayım; bu aralar neler yapıyorsunuz? Hangi çalışmalar masanızda, zamanınızın büyük çoğunluğu neyle geçiyor?

Son dönemde hayatımın önemli bir bölümü Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’ndaki çalışmalarla geçiyor. Temmuz 2025’ten bu yana koronun şef yardımcılığı görevini yürütüyorum. Bu benim için hem büyük bir sorumluluk hem de yıllardır içinde olduğum musikiyi farklı bir açıdan ele alma fırsatı.

Bunun yanında, geçen yıl kendi öğrencilerimle başlattığımız atölye çalışmalarımızı bu yıl da sürdürüyoruz. Bu yıl çalışmamızın odağında Türk musikisinin en önemli formlarından biri olan fasıl var. Fasıl Atölyesi’nde yalnızca eserleri öğrenmek değil; repertuvar bütünlüğünü, meşk kültürünü, birlikte söyleme ve dinleme pratiğini de çalışıyoruz.

Bütün bunların yanında kendi konserlerim ve yeni projelerim devam ediyor. 28 Ekim’de de ilk kez Geçen Yüzyıl grubu olarak Zorlu PSM sahnesinde olacağız. Cumhuriyet Bayramı’nın hemen arifesinde sahneye çıkacak olmak bizim için ayrıca çok anlamlı.

Çocukluğum boyunca aile evimde hep klasik Türk müziği ağırlıklı dinlenirdi. Seneler içinde o kulak dolgunluğu beni bu müziğin içinde tuttu. Hatta sağ olsun ailem bir süre Üsküdar Musîki Cemiyetine giderek şan dersleri almamı bile sağladı. Fakat benim için daha sonra bu ilgi sadece dinleyicilik düzeyinde kaldı. Yine de hâlâ hocalarıma büyük saygı duyuyorum. Sizin kişisel tarihinizde bu müzikle kurduğunuz iletişimi sağlayan, güçlendiren isimler kimlerdi? Onlardan neler öğrendiniz?

Benim hikâyem de aslında Üsküdar Musîki Cemiyeti ile başlıyor. 1992 yılında oraya girdiğimde henüz bunun hayatımın tamamını değiştirecek bir yolculuk olduğunun farkında değildim.

Sonrasında İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nda eğitim aldım. Hayatımda çok kıymetli hocalar oldu. Alaeddin Yavaşca, Tülin Korman, Süheyla Altmışdört, Melahat Pars ve Sadun Aksüt gibi isimlerden yalnızca musiki öğrenmedim; bir esere nasıl yaklaşılması gerektiğini, geleneğin ne demek olduğunu, üslubu, sabrı ve dinlemeyi öğrendim.

Bence bir musiki öğrencisinin aldığı en büyük eğitim sadece nota veya teknik bilgi değildir. Bir eserin arkasındaki duyguyu anlayabilmek ve o duyguyu dinleyiciye aktarabilmektir. Hocalarımdan aldığım en büyük miraslardan biri de bu oldu.

“Çok farklı yaş grubundan insanlar aynı müziği dinliyor”

Nedense “Klasik Türk müziği artık dinlenmiyor” gibi çok yerleşik bir algı var ve bunun değişebildiğini düşünmüyorum. Oysa, örneğin İKSV’nin düzenlediği İstanbul Müzik Festivalinde bile klasik Türk müziği konserlerinin yeri uzun zamandır sabit ve bu konserler büyük ilgi görüyor. Sizin konserlerinizin ve sizinle benzer işleri yapan müzisyenlerin konserlerinin de ilgi gördüğünü söylemek çok mümkün. Bu, sizce doğru bir algı mı? Klasik Türk müziğine duyulan ilgi azalıyor mu yoksa tamamen bu müziğin sunuş biçimiyle alakalı bariyerler mi söz konusu?

Ben “Türk musikisi artık dinlenmiyor” düşüncesine kesinlikle katılmıyorum. Hatta Geçen Yüzyıl projesi bunun benim için en somut örneklerinden biri.

Geçtiğimiz yıl Moda Sahnesi’nde Geçen Yüzyıl konseri yaptık. Salona baktığımda çok farklı yaş gruplarından insanların aynı müziği dinlemek için bir araya geldiğini gördüm. Gençler de vardı, bizim kuşağımızdan dinleyiciler de vardı, daha ileri yaşlardan insanlar da… Ve hepsinin aynı şarkılarda aynı duyguda buluştuğunu görmek benim için çok kıymetliydi.

Bence burada mesele Türk musikisinin dinlenip dinlenmemesi değil, nasıl sunulduğu ve insanlara nasıl ulaştırıldığı.

Çünkü bu müziğin içinde bugün bile insanın kalbine dokunabilecek çok güçlü hikâyeler ve duygular var. Bir şarkının yüz yıl önce yazılmış olması onu eski yapmıyor. Eğer o şarkı bugün hâlâ bir insanın kalbine dokunabiliyorsa, o eser hâlâ yaşıyor demektir.

Geçen Yüzyıl’da bizim yaptığımız da biraz buydu. Bu eserleri geleneksel yapısını ve ruhunu kaybetmeden, akustik ve quartet anlayışıyla yeniden ele aldık. Dinleyicinin karşısına “şimdi size geçmişten eserler söyleyeceğiz” diyerek değil, hepimizin ortak hafızasında yer etmiş şarkılarla çıktık.

Ve aldığımız karşılık bana şunu gösterdi: İnsanların bu müziğe ilgisi hâlâ çok güçlü. Belki bizim görevimiz, o ilginin önündeki mesafeyi biraz kısaltmak.

“Gençlerin Türk musikisine ilgisinin bittiğini düşünmüyorum”

Yeni nesillerin klasik Türk müziğine katılımında nicelik düşüşü görüyor musunuz? Eğer nicelik düşüyorsa da nitelik yükseliyor mu?

Aslında nicelik olarak bir düşüş olduğunu söylemekte çok emin değilim. Belki insanların müzikle kurduğu ilişki değişti. Dinleme alışkanlıkları, konser alışkanlıkları, müziğe ulaşma biçimleri değişti.

Geçtiğimiz yıl Moda Sahnesi’nde Geçen Yüzyıl konserinde bunu çok net gördüm. Salonda çok farklı yaş gruplarından insanlar vardı. Gençler de vardı, ileri yaşlarda dinleyiciler de… Ve aynı şarkılarda, aynı duyguda buluştular.

Dolayısıyla ben gençlerin Türk musikisine ilgisinin bittiğini düşünmüyorum. Belki bizim onları bu müzikle buluşturma biçimimizi yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Benim için nitelik açısından da en önemli şey, gençlerin sadece iyi icracılar olması değil; neyi, neden söylediklerini bilmeleri. Bu musikinin geleceği onların elinde. Geçmişi olduğu gibi teslim etmek yerine, gençlerin o geçmişle kendi dünyaları arasında bir bağ kurmalarını sağlamak gerektiğine inanıyorum.

Konserlerinizle ilgili en sevdiğim şey “popüler” eserlerin yanında çoğu zaman dinleyicilerin gözünden kaçma ihtimali olan eserlerin de yer alması. Konser programlarını nasıl hazırlıyorsunuz, neleri önceliklendiriyorsunuz? Benim için bir Bekir Ünlüataer konseri “birlikte gülüp birlikte ağlamak” kalıbının tam karşılığı mesela.

Bu söylediğiniz benim için çok kıymetli. Çünkü ben de konserin tam olarak böyle olması gerektiğine inanıyorum: Birlikte gülmek, birlikte hüzünlenmek, birlikte hatırlamak.

Repertuvar hazırlarken önce bir hikâye kurmaya çalışıyorum. Çok bilinen bir eser elbette seyirciyle hemen bir bağ kuruyor. Ama onun yanına belki daha önce hiç duymadığı bir eseri koyduğunuzda, o eserin de dinleyicide bir karşılık bulmasını sağlayabiliyorsunuz.

Ben biraz da dinleyicinin elinden tutmayı seviyorum. Bildiği şarkılarla salona giriyor, belki hiç bilmediği bir eserle çıkıyor. Eğer konserin sonunda “Ben bu şarkıyı daha önce nasıl duymamışım?” diyorsa, bence orada güzel bir şey başarmışızdır.

Bir de benim için repertuvarın duygusal dengesi çok önemli. Hayat sadece neşe değil, sadece hüzün de değil. Musikimiz de hayatın kendisi gibi. O yüzden bir konserin içinde hem tebessüm hem hüzün, hem hatıra hem de biraz umut olsun istiyorum.

“Türk musikisi çok hassas dengeleri olan bir müzik”

2023 çıkışlı Geçen Yüzyıl albümünüz büyük etki yaratmıştı bende. Hâlâ çok severek dinliyorum. Bu projenin en güzel yanı da eserlerin quartet yaklaşımıyla ele alınarak düzenlenmiş olması. 28 Ekim’de de bu albümü, albümde çalıştığınız müzisyenlerle birlikte çalacaksınız. Önce fikrin ortaya çıkışını konuşalım biraz. Geçen Yüzyıl, nasıl ortaya çıktı? Cumhuriyetin ve bu cumhuriyetin müziğinin yüz yılını bir albüme sığdırma fikri nasıl şekillendi? Kimlerle çalıştınız?

Geçen Yüzyıl fikrinin ortaya çıkışı aslında bundan yaklaşık beş yıl öncesine dayanıyor. Sevgili Murat Aydemir’le birlikte okuduğumuz Murat Bardakçı’nın Safiye kitabından çok etkilenmiştik. Kitapta Cumhuriyet döneminin önemli icracılarının, başta Safiye Ayla ve Münir Nurettin Selçuk olmak üzere, dönemin müzik anlayışı içinde nasıl bir dönüşüm yarattığını görüyoruz.

Özellikle az sazla, ama çok güçlü ve etkili icralar ortaya koymaları bizi çok etkiledi. Bir taraftan Türk musikisinin kendi organik yapısını, makam sistemini ve yüzyıllar içinde oluşmuş güçlü geleneğini koruyarak, diğer taraftan yeni bir ifade biçimi arayışı…

Aslında Atatürk döneminde de Türk musikisinin modernleşmesi üzerine ciddi bir düşünce ve çaba olduğunu biliyoruz. Fakat Türk musikisi çok hassas dengeleri olan bir müzik. Onu dönüştürmeye çalışırken özünü, makam yapısını, üslubunu ve ruhunu kaybetmemek gerekiyor.

Biz de Murat’la zaman içerisinde bu mesele üzerine çok konuşmaya başladık. “Acaba bugün biz bu musikiyi kendi özünü koruyarak, daha az sazla, daha akustik ve daha çağdaş bir anlayışla nasıl ifade edebiliriz?” sorusu ortaya çıktı. Geçen Yüzyıl biraz da bu sorunun peşinden doğdu.

İlk olarak çekirdek kadromuzu oluşturduk. Murat Aydemir, Volkan Ertem, Taner Sayacıoğlu ve ben bir araya geldik. Bu dört kişiyle projenin temel müzikal yapısını kurduk.

Daha sonra albüm kayıtları aşamasında kadro genişledi. Kontrbasta Volkan Hürsever, perküsyonda Türker Çolak gibi çok değerli müzisyenler de projeye dahil oldu.

Dolayısıyla Geçen Yüzyıl, bir araya gelmiş bir grup müzisyenin albüm yapmasından ziyade, uzun süre üzerinde düşündüğümüz bir müzikal fikrin sonucunda ortaya çıktı. Geçmişe bakıp sadece eskiyi tekrar etmek yerine, o mirası bugünün müzikal diliyle nasıl yeniden anlatabiliriz? sorusunu sorduk.

Bu süreçte Kalan Müzik kurucusu sevgili Hasan Saltık’ın da çok özel bir yeri var. Projenin ilk dönemlerinde, vefatından çok kısa bir süre önce kendisiyle Geçen Yüzyıl’ı konuşmuştuk. Projeyi anlattığımda çok heyecanlandı ve çok destekledi. Ne yazık ki albümün ortaya çıkışını göremedi. Bu bizim için hep biraz buruk bir taraf olarak kaldı.

Ama bugün eşi Nilüfer Hanım’ın projeye gösterdiği ilgi ve desteği görmek bizim için çok kıymetli. Hasan Saltık’ın müzik dünyasındaki vizyonunu ve bıraktığı mirası düşününce, bu desteğin bizim için ayrıca anlamlı olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak, Zorlu PSM’de sizi izlemeye hazırlanan dinleyicilerinize söylemek istedikleriniz varsa aracı olmayı çok isterim.

28 Ekim akşamı aslında hep birlikte bir hafızanın içine gireceğiz.

Belki çocukluğunuzdan bir şarkı çıkacak karşınıza, belki annenizi, babanızı, ilk aşkınızı, gençliğinizi hatırlayacaksınız. Belki de daha önce hiç duymadığınız bir şarkıyla tanışacaksınız.

Ben sahnede sadece şarkı söyleyen biri olmaktan çok, o gece dinleyiciyle birlikte hatırlayan ve paylaşan biri olmak istiyorum.

Bir de geceye dair küçük bir sürprizimiz var. Onu şimdilik söylemeyeyim; gelenler görsün. 🙂

Ama şunu söyleyebilirim; 28 Ekim’de sadece şarkılarla değil, farklı duygularla ve güzel sürprizlerle dolu bir gece yaşayacağız.

Cumhuriyetimizin yüz yıllık hikâyesine müzik üzerinden birlikte bakacağız. Geçmişi hatırlayıp bugünü hissedeceğimiz, güzel bir akşam olsun istiyoruz. Hepinizi 28 Ekim’de Zorlu PSM’ye bekliyorum.

    Uzun yıllardır kültür sanat gazeteciliğinde yer alan, klasik müzik ve teknolojik sanat üzerine yazar.