Clayface: Korku ile süper kahraman sineması arasında

DC, Marvel’ın formülünden uzaklaşıp süper kahraman sinemasını korku türüyle buluşturabilir mi? Clayface, kanlı body horror sahneleri ve karanlık atmosferiyle DC Evreni’nin nereye gidebileceğine dair cesur bir deneme sunuyor. Peki bu farklı yaklaşım, filmi sıradan bir çizgi roman uyarlamasının ötesine taşımaya yetiyor mu?

Cem Tümdağ – 2008 yılının hayatımıza kattığı iki önemli değer var. Bunlardan ilki, ABD’de mortgage kriziyle başlayan ve orta sınıfın erozyonunu hızlandıran ekonomik krizle birlikte, günümüz popülist liderlerinin hayatımızı çevreleyen aşırılıkları demagojilerle yönettiği dünya. İkincisi ise Marvel Sinematik Evreni’nin başlangıcı. Biz bu iki çok çok önemli değerden ikincisine odaklanacağız bu yazıda.

2008 yılından beri onlarca çizgi roman süper kahramanı sinemada büyük bir ilgiyle takip edildi, gişe rekorları kırdı. Marvel’ın yakaladığı süper kahraman filmleri pastasından pay almak isteyen DC Comics, elinde Batman ve Superman gibi iki dev kahramanı da bulundurmanın avantajıyla, Marvel Cinematic Universe’e (Marvel Sinematik Evreni) DC Extended Universe (DC Genişletilmiş Evreni) ile cevap vermeye çalıştı. 2013 ile 2023 yılları arasında devam eden bu serüven, Man of Steel ile başladı. Zack Snyder’ın Justice League’i gibi denemelerle devam etti. Ancak iki önceki cümlede belirttiğim gibi 2023 yılında rafa kaldırıldı ve DC yeniden denemeye karar verdi. 2025 yılında Superman ve Supergirl filmleriyle başlayan yeni evrene ise DC Universe (DC Evreni) adı verildi.

DC Universe’ün üçüncü filmi

Clayface bu evrenin üçüncü filmi. Matt Hagen, yani Clayface’in orijin hikâyesini takip ettiğimiz filmde, Gotham’ın en fakir ve belalı bölgesinden (Narrows) gelip Oscar adayı olacak bir oyuncuya dönüşen, ancak bir gece kulübünde haplanıp mafya babasının kız arkadaşıyla birlikte olduktan sonra yakışıklı yüzünün paramparça edilmesiyle başlayan bir hikâyeye tanık oluyoruz.

Demi Moore ve Margaret Qualley’nin başrollerini paylaştığı The Substance filmiyle 1980’li yıllardan sonra yeniden bir popülerlik yakalayan body horror türünün ağır bastığı Clayface, bıçak ve jilet yardımıyla yüz hatlarının farklı şekillere sokulduğu, kanlı ve izleyeni dehşete düşüren sahneleriyle bizi karşılıyor. Birkaç jump scare de eklenince korku filmine yakınlaşan Clayface’in standart bir korku filmi olmasa da genel anlamda bir psikolojik gerilim filmi olduğunu ifade edebiliriz.

Filmin başrolünde Galli oyuncu Tom Rhys Harries, Matt Hagen’ı canlandırıyor. Kendisi, gişe filmlerinde yeni görmeye başladığımız bir yüz olmasının verdiği eskimemişlik avantajını taşıyor. Yine mi bu, demediğimiz birini seyretmek güzeldi. Karşısında, istemsiz olarak hikâyenin Dr. Frankenstein’ı konumuna gelen iyi niyetli Dr. Caitlyn Corr’u ise her tarafından yetenek fışkıran Naomi Ackie canlandırıyor. Ackie, buradaki oldukça sıradan bir role bile son derece insani bir hayat katmayı başarıyor.

Filmin senaryosunu, son üç filminde Stephen King uyarlamaları yapan (Gerald’s Game, Doctor Sleep, The Life of Chuck) Mike Flanagan yazmış. Yönetmen koltuğunda ise son filmi yine bir psikolojik gerilim olan Speak No Evil ile karşımıza çıkan James Watkins oturuyor. Filmin müziklerini, 2022 yapımı ve Netflix’te yayınlanan Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok ile film müziği bestecileri arasındaki yerini pekiştiren Volker Bertelmann üstlenmiş. (Johann Johannson’un vefatından sonra viyolonsel ve kontrbas ağırlıklı film müziklerinde bir başka DC evreni filmi olan Joker’de de tanık olabileceğimiz Hildur Guðnadóttir ağır basıyordu, Bertelmann bu açıdan da Hildur Hanım’a güçlü bir rakip.)

Öte yandan ortalama bir “universe” filminin 200 milyon dolar ve üstü bütçelere çıktığı bir devirde DC, farklı bir yol izlemeyi tercih edip bu filmi yalnızca 30 milyon dolar olduğu belirtilen bir bütçeyle kotarmış. Stüdyoların geçmiş zararlardan ders çıkardıklarını görüyoruz, olumlu bir adım herhalde.

Pek az spoilerlı sonuç:

Clayface, esprilerin ağır bastığı hafifmeşrep çizgi roman süper kahramanı filmleri evreninde kendine ayrı bir yer yaratmayı başarıyor. Yönetmenin ilginç tercihleri var. Örneğin 2.76:1 en-boy oranı tercihi, sanki bir çizgi roman sayfası enine üç satıra bölünmüş ve her bir satır tek bir karede anlatılıyormuşçasına geniş bir görüntü sunuyor. Arka planda Gotham’a ve DC evrenine ait pek çok öğeyi görebiliyoruz. Ancak neden bu kadar geniş bir kadraj kullanarak ana öğelerle aramıza mesafe koymayı, görüntünün her tarafını bu kadar geniş bırakmayı tercih ettiğini pek anlayamadım.

2.76:1 derken kastettiğim format

 

DC Universe’ten cesur deneme

Bunun dışında korku türü üzerinden çizgi roman yorumlaması taze bir yaklaşım olsa da gişede son dönemde korku sinemasının yüksek karşılığa sahip olduğunu biliyoruz. Son iki senede Obsession ve Backrooms, mütevazı bütçelerle büyük paralar kazandı.

Özetle, bu hâlâ gideceği yön konusunda çok emin olmayan DC Universe’ün yaptığı bir deneme. Cesur bir deneme. Bence başarısız da olmayan bir deneme. Bir (anti)kahramanın yolculuğuna bizi davet eden hikâye, vaat ettiğini veriyor. Benim gibi çizgi roman evrenine pek de hâkim olmayan biri için bu fazlasıyla yeterli.

Filmi izlerken keyifli vakit geçirdim. Özellikle keskin aletlerin insanların yüzlerine aşırı yakın olduğu gergin anlar oldukça iyi kotarılmıştı. DC’nin “Biz Marvel değiliz, biz daha karanlık, daha gerçek evrenler seviyoruz” iddiasına oturan bir film. Gişe filmi standartlarına göre başarılı bir iş olduğunu söyleyebilirim.

    Hollywood ve dünya sineması üzerine yazar, farklı spor dallarıyla ilgilenir.