İstanbul’un orkestra enflasyonu bize ne söylüyor?

İstanbul’da son yıllarda yaşanan ‘orkestra enflasyonu’ müzik dünyasını nasıl etkiledi? Editörümüz Andaç Üzel 80-90 kişilik kadrolarıyla dikkat çeken orkestralar üzerine düşüncelerini kaleme aldı. 

Andaç Üzel – Başından beri bir müzik şehri olan İstanbul, son yıllarda yeni bir enflasyonla tanışıyor: Orkestra enflasyonu. 80-90 kişilik kadrolarıyla sahneleri dolduran orkestralara artık neredeyse her sezon yeni bir tanesi eklenmeye başladı. Burada bir sorun yokmuş ve aslında iyimser bir tablo varmış gibi görünebilir. Sonuçta talep olmasa bu orkestralar neden ortaya çıksın? Fakat konu, arz-talep çemberinden epey dışarı taşıyor. Hiç de artıyormuş gibi görünmeyen talebe rağmen artan arz ve bu arzın nedenleri ile sonuçları üzerine düşününce karşımıza çıkan sonuç çok da mutluluk verici değil. Yeni bir orkestra mı kurdunuz? Şahane. Peki ama bu kurduğunuz yeni orkestra tam olarak hangi açığımızı kapatıyor? Tam olarak hangi derdimize çare oluyorsunuz? İşte bu soruların cevabını almakta bir süredir zorluk yaşıyoruz. 

İstanbul’da beş büyük orkestra var 

2026-2027 sezonunun başına kadar İstanbul’un 5 adet büyük ölçekli ve düzenli aralıklarla (haftada bir ile ayda bir arasında değişen aralıklarda) konser veren orkestrası bulunuyordu: Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Gedik Filarmoni Orkestrası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası ve İstanbul Filarmoni Derneği tarafından kurulan İstanbul Filarmoni Orkestrası. Bu listeye dahil etmek ve etmemek arasında kararsız kaldığım bir diğer orkestra ise İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası. Onlar da mümkün olduğu kadar sık şekilde konser veriyorlar. Opera ve bale programlarının dışında sıkça sahne alıyorlar.  Bu sezonun başında ise Özyeğin Filarmoni Orkestrası listeye dahil oldu. Öte yandan, düzensiz aralıklarla ve proje bazlı çalışan senfoni-filarmoni orkestralarımız da var: Limak Filarmoni Orkestrası ve Tekfen Filarmoni Orkestrası ilk etapta aklıma gelenler. Bunların hepsi, geniş kadrolu ve kentin merkezi içinde kendine yer bulan orkestralar. Oda orkestralarını da dahil edince sayı daha da artıyor. Fakat dert tek başına nicelik değil. Zira sorun tek başına nicelik olsa, rahatlıkla söyleyebiliriz ki Londra’da, Paris’te, Viyana’da, hatta Tokyo’da da aşağı yukarı İstanbul’dakine denk sayıda filarmoni ve senfoni orkestrası var. Bu metropollerdeki orkestraların performansları, üretimleri ve vizyonları ile İstanbul’daki orkestraların ortaya koyduklarını karşılaştırınca işler biraz çıkmaza giriyor, bence esas bunu konuşmalıyız. Ne var ki, “Batıda ne yapılıyorsa iyidir/doğrudur, onları taklit etmeliyiz” demek gibi bir derdim de yok. Aksine, İstanbul’un orkestralarının, İstanbul’a has dertleri ve İstanbul’a has karakterleri olması gerek.

Ne var ki, tüm orkestralarımız birbirini tekrarlayan programlarla sahneye çıkıyor. Öyle ki, sözgelimi bir Mahler eserini programına koyduğunda “Bu sezon Mahler çalıyoruz, daha ne olsun” tavrında bunu duyuran orkestralarımız var. Beethoven, Mozart, Çaykovski, arada bir Rahmaninov, bolca Brahms ve üç fazlası beş eksiği ile İstanbul’un konser sezonu hazır oluyor. İDOB’un Ulusal Müziğimiz programları olmasa çoğu Türk besteciye bile uzak kalıyoruz. Saygun’un öğrencileri arada bir Saygun çaldırmak üzere sahneye çıkıyor, o kadar. Çağdaş Türk besteciler konusunda somut adımlar atıp düzenli şekilde programlarına dahil ettiğine tanık olduğum tek orkestra Gedik Filarmoni Orkestrası. Cem Mansur yönetimindeki orkestra, her konserinde bir Türk bestecinin eserine dünya ya da Türkiye prömiyeri yapıyor, bizi çağdaş Türk bestecileriyle tanıştırıyor. Bunun dışında çoğunlukla 18. ve 19. Yüzyıla sıkışıp kalıyoruz programlarda. 80-90 kişilik koca orkestralarımız, aynı bestecilerin aşağı yukarı aynı eserlerini tekrar tekrar çalarak bilet satıyor. İstanbul’un girdiği kültürel darboğazdan çıkış yönteminin bu olmadığı açık. 19. Yüzyılın romantik filarmoni orkestrası ekolüne takılıp kalmak zorunda değiliz. 

Kendi tavrını ortaya koyan orkestralarımız yok

Ne yazık ki bizim bir Ensemble Intercontemporain’imiz yok mesela. Düzenli çağdaş eserler çalan London Sinfonietta benzeri orkestralarımız da yok. Ekolleşen, kendi sesini ve kendi duruşunu yansıtıp kendi tavrını ortaya koyan orkestralarımız yok. İlla Küresel Kuzey’i örnek alacaksak mesela, onların orkestralarının ekolleşme biçimlerini ve herhangi bir orkestranın diğerinden ayrışmak için neyi nasıl yaptığını, nasıl tercihlerde bulunduğunu örnek almamız gerek. Fakat bunu yapamıyoruz. Zira çoğunlukla orkestralarımız bir vakıf veya holding sponsorluğunda kendini var ediyor. Bu kurumsal yapılar, herhangi bir koşulda gişe riski alamıyor, İstanbul’un orkestraları da bu yüzden kısırlaşan ve üretkenliğini kaybeden sahnelerinde müziği hep risksiz sularda icra etmeye çalışıyor. Protokolü ürkütmekten duyulan çekince, izleyiciyi sıklıkla aynı bestecilerin aynı ya da benzer eserlerine itiyor orkestralarımızı. Daha da vahimi, orkestraların büyük kısmı çoğunlukla sanatçılarla konser başına ödemelerle çalışıyor. Aşağı yukarı hepsi ortak havuzdaki müzisyenleri paylaşıyor. Aynı müzisyenler, benzer programlar ve neredeyse hiçbir orkestranın çıkıp net bir şekilde “Biz buyuz, bunları çalarız ve bunlarla anılırız” diyememesi. Yine hiçbir vakıf/holding orkestrasının açıkça, hamaset içermeyen ve havada asılı kalmayan cümlelerle “Bizim vizyonumuz şudur, İstanbul’un kültür sanat hayatında şu boşluğu doldurmayı hedefleriz” diyememesi de bir diğer sorunumuz. 

Neredeyse hiçbir orkestra “biz buyuz ve şunları çalarız” diyemediği için toplasanız 15-20 bin kişilik düzenli orkestra izleyicisi İstanbul sakinlerinin oluşturduğu pasta, her yeni orkestrayla birlikte bir dilime daha ayrılıyor. Hiçbiri yeni veya farklı bir dinleyici grubuna seslenemediği için nihayetinde tüm orkestralar aynı izleyicileri, neredeyse aynı müzisyenlerle, şehrin merkezindeki 3-4 sahnede ağırlayıp duruyor. Hal böyle olunca aslında herhangi bir yaraya merhem olunamadığı gibi “Bir İstanbul orkestrası” profili çizen orkestralar da ortaya çıkarmakta zorlanıyoruz. Fakat yine mesela (eğer illa batıdan örnek vereceksek) LA Phil’in üstlendiği sorumluluğu üstlenip şehrin çeperlerinde bambaşka dinleyicilerle buluşan orkestralar göremiyoruz. LA Phil’in yaptığı gibi dış çeperde yaşayan dezavantajlı çocukların müzikle buluşmasını sağlayan orkestralar görmekte zorlanıyoruz. “İstanbul Müzik Festivali’nin belli başlı halka açık programları olmasa işler çok daha zorlaşıyor. İBB’nin Semtimde Orkestra projesi gibi projelerle çok az karşılaşıyoruz. İKSV’nin düzenlediği İstanbul Müzik Festivali’nin ücretsiz konserleri dışında kamusal alanlarda klasik müziğin görünürlüğü çok az. “Viyola ile kemanı yan yana görse birbirinden ayıramayacak” milyonların içinde “Mahler çalıyoruz canım, daha ne yapalım bu sezon” diyoruz. Mahler çalalım tabii, mümkünse de ismini söylerken h harfini telaffuz etmeden çalalım Mahler’i. Fakat bunun yanında da bütünlükçü bir bakış açısıyla konuyu ele almayı ihmal etmeyelim. 

İstanbul, klasik müzik dinleyicileri için dezavantajlı oldukları bir şehir

Kültür politikasının paydaşı olmayı gönüllü bir şekilde üstlenen vakıfların, kültür politikasını oluşturacak ve yürütecek iradeyi göstermediği her anda da hiç yoktan sesimizi çıkarabileceğimiz bir ortama sahip olalım. İstanbul, klasik müzik dinleyicileri için dezavantajlı oldukları bir şehir elbette. Hatta Türkiye öyle. Çünkü “çok” değilmişiz gibi duruyor. Bu yüzden de çok hayırsever olduğunu bildiğimiz vakıflarımız adeta ellerini taşın altına sokarak 80-90 kişilik filarmoni orkestraları kuruyor. Fakat somut çıktıya bakınca aslında sanki bu vakıflar “Bakın, biz de 80-90 kişilik orkestra kurabiliyoruz” demek istiyormuş gibi duruyor. 

Öte yandan, (yine Gedik Filarmoni Orkestrası’nı istisnai konumlandırarak) konuşmamız gereken bir konu daha var; orkestralarımızın kültürel bellek ve hafıza işlevi görememesi. Orkestramız var, çok şükür. Fakat bu orkestralardan çok azının albümleri var. Düzenli olarak kayıt alan orkestramız ise 0’dan bir fazla. Şöyle somutlaştırayım; düzenli olarak konser veren orkestra sayımız Londra’yla eşit. Fakat bizim Londra Senfoni gibi albüm üstüne albüm yayınlayarak birikimini büyüten orkestramız (neredeyse) yok. Canlı konser kayıtlarını düzenli olarak YouTube’a yükleyen orkestramız (neredeyse) yok. Orkestralarımızdan biri video kayıtlarını kendi web sitesine yüklüyordu mesela. Arkasında düzenli olarak kayıt bırakmayan bir orkestra, ne noktada o şehrin orkestrası olur? Ne noktada “Bir şehrin hafızasını taşıyor” diyebiliriz? Konser afişleri ve program kitapçıkları, İstanbul’un klasik müzik dinleyicisinin tek hafıza kaynağı olmaya devam ederse bu izleyiciden kendi orkestrasının takipçisi olmasını nasıl bekleyebiliriz? Aynı şehrin iki orkestrasının bir eseri nasıl icra ettiğini merak eden dinleyiciye bu icraları nasıl ulaştıracağız mesela? Bundan 20-30-40 yıl sonra bu orkestralarda bir zamanlar çalan müzisyenlere dair elimizde ne kalacak? Hem de dijital arşivin bu kadar ekonomik ve kolay oluşturulabildiği bir çağda bu soruları sormak bana zul gelirken orkestralarımızın yöneticileri için bu soruları duymak neden hiç de sorun olmuyor? 

Kayıt konusunu salt hafızayla da ilişkilendiremeyiz

Kayıt konusunu salt hafızayla da ilişkilendiremeyiz üstelik. Dünyanın farklı yerlerinde hakkında eleştiri yazısı yazılan albümlerini kolunun altına sıkıştırarak turneye çıkan orkestralarla bizim geçen yıl neyi nasıl çaldığını kendisi bile hatırlamakta zorlanan orkestralarımızı nasıl bir tutacağız? Diyelim ki biz yine de bu orkestraları sahiplendik ve orkestralarımızı Berlin’in, Amsterdam’ın, Tokyo’nun, Şangay’ın orkestralarıyla bir tuttuk. O şehirlerdeki dinleyicilerin bizim orkestralarımızı tanıyarak güçlü ve zayıf yanlarımızı öğrenerek bizimle ilgilenmesi için elle tutulur neyi sunacağız onlara? “Yılda 15 konser veriyoruz, bunlardan bazılarında da Wagner çalıyoruz” diyerek konser kitapçıklarını mı koyacağız önlerine? Yahu, referans kabul edilen eleştirmenlere İstanbul orkestralarının salt oryantalist bakış açısıyla incelenerek icralarının açıklanamayacağını kanıtlamak için bir orkestramızın 2015 yılında kaydettiği albümü mü göndereceğiz kendisine? İstanbul orkestralarının doğudan ya da batıdan ilgi görmesini sağlayacak hangi yönlerini, nasıl ortaya koyacağız?

Peki İstanbul’a has bir orkestra neye benzerdi? Önce ne olmadığını söyleyeyim: Bis olarak çalınan bir Türk marşı, programın sonuna iliştirilmiş bir “yerel renk” ya da sezon broşürüne serpiştirilmiş lale motifleri değil. Kimlik, bir orkestranın neyle anılmayı seçtiğidir. Bu seçim de ancak başka şeylerden vazgeçerek yapılır. Bizim orkestralarımızın hiçbir şeyden vazgeçmeye niyeti olmadığı için hiçbiri bir şey seçemiyor.

Oysa seçilecek malzeme ortada duruyor. Donizetti Paşa’nın yönettiği Muzıka-i Hümayun’dan Çuhacıyan’ın operetlerine, Pera’nın salonlarında çalınmış ama bugün kimsenin tam olarak nasıl tınladığını bilmediği Rum, Ermeni ve Levanten bestecilerin eserlerine kadar, bu şehrin on dokuzuncu yüzyılı başlı başına bir repertuvar. Bu mirası on yıl boyunca araştıran, çalan ve kaydeden bir orkestra, dünyada bu işi yapan tek orkestra olurdu. Les Arts Florissants’ın Fransız barok müziğine yaptığını bu şehrin unutulmuş kozmopolit müziğine yapan bir orkestranın kimlik derdi kalmaz. Ya da bambaşka bir yol: Evini Harbiye’de değil Esenyurt’ta, Sultanbeyli’de kuran, sezonunu o ilçenin okullarıyla, kültür merkeziyle, sokağıyla birlikte planlayan bir orkestra. Merkezdeki 3-4 sahneye hiç uğramasa bile İstanbul’un orkestrası olduğunu kimse tartışamazdı. Bunlar yalnızca iki örnek. Önemli olan hangisinin seçildiği değil, bir şeyin seçilmesi ve yıllarca arkasında durulması.

Ama bunun için önce müzisyenin konser başına ödemeyle çalışmaktan kurtulması lazım. Her konserde başka bir kadroyla sahneye çıkan bir orkestranın ortak bir sesi olamaz. Ortak sesi olmayan bir orkestranın da kimliği olamaz. Vakıflarımız 80-90 kişilik kadro kurmak yerine kırk kişilik ama maaşlı, birlikte çalışan, birlikte yaşlanan bir kadro kursa, şehre çok daha kalıcı bir şey bırakırlardı.

Ciddiye alınması gereken bir külliyat var

Oryantalist bakış meselesine de buradan cevap verebiliriz. Berlin’deki bir eleştirmenin önüne, on yılını İstanbul’un unutulmuş müziğine adamış bir orkestranın on kaydı konduğunda ortada “egzotik” diye açıklanacak bir şey kalmaz. Ortada ciddiye alınması gereken bir külliyat vardır. Bizi oryantalizmden kurtaracak olan, Batı’ya kendimizi Batılı gibi çalarak kanıtlamamız değil. Kendi seçtiğimiz bir şeyi, kimsenin yapmadığı kadar iyi ve kimsenin yapmadığı kadar ısrarla yapmamız.

“Büyük fedakârlıklar yaparak ve büyük masraflar altına girerek” sürekli yeni orkestra kuran sermayenin bu soruları pek dert ettiği yok. Yeni bir orkestranın holding logosuna yeni bir vitrin açtığı kesin. Ama klasik müziği “seçkinlerin müziği” olmaktan çıkarmadığı, şehrin müzik hafızasına bir satır eklemediği ve aynı pastayı biraz daha incelttiği de kesin. O yüzden yazının başındaki soruyu bu kez cevabını bekleyerek soruyorum: Yeni kurulan her orkestra hangi açığımızı kapatıyor?

Cevap vermek o kadar zor değil. Her orkestranın İstanbul’da neyi temsil ettiğini, kimin için ve nerede çaldığını tek bir düz cümleyle söyleyebilmesi, yeterli bir başlangıç. Ardından çaldığını kaydetmesi ve kamuya açması, bu şehrin bestecilerine her sezon eser ısmarlaması, sahnelerini merkezin üç dört salonuyla sınırlı tutmaması geliyor. Bunların hiçbiri 80-90 kişilik yeni bir kadro kurmaktan daha pahalı değil. Yalnızca daha fazla irade, biraz da gişe riskini göze almayı gerektiriyor. Kültür politikasının paydaşı olmayı kendi isteğiyle üstlenen vakıflarımızdan beklenen de tam olarak bu irade. Bu soruları sormaya devam edeceğiz. Altıncı, yedinci, sekizinci orkestra kurulmadan önce birinin cevap vermesini umarak.

    Uzun yıllardır kültür sanat gazeteciliğinde yer alır, klasik müzik ve teknolojik sanat üzerine yazar.