Wild Horse Nine: Emperyalizme kara mizah tokadı

Martin McDonagh, Wild Horse Nine ile bir kez daha siyasi hiciv, kara mizah ve absürt anlatım tarzını bir araya getiriyor. John Malkovich ve Sam Rockwell’in başrollerini paylaştığı film, 1973 Şili’sinde CIA’in karanlık operasyonlarını merkezine alıyor. Peki McDonagh’ın kendine özgü sineması, Amerikan emperyalizmini ve siyasi ikiyüzlülüğü ele alırken bu kez ne kadar derinleşebiliyor?

Cem Tümdağ – Wild Horse Nine (Vahşi At Dokuz), İrlandalı yönetmen Martin McDonagh’ın beşinci uzun metraj filmi. In Bruges‘den (2008) beri düzenli olarak 4-5 senede bir film üretmeye devam eden McDonagh, kendine özgü mizah tarzı, siyasi mesajları ve yüksek aksiyon içeren sahneleri bile kendine has bir sakinlikle çekmesiyle ön plana çıkıyor. En azından ben onun ismini duyunca bunları düşünüyorum. Coen kardeşlerin absürt seviyesini koruyup mesajlarını daha siyasi veren, Tarantino’nun diyaloglarını koruyup vahşet seviyesini azaltan bir yerde oturuyor kafamda McDonagh’ın sineması.

Filme gitmeden önce üzerine hiçbir şey okumadım. Neredeyse başrolde gördüğümüz iki oyuncu dışında sıfır bilgiyle filmi izledim. Çünkü Martin McDonagh’ın filmlerinde kafamı kurcalayan birkaç şey var. Bunlardan ilki, İrlanda ve İrlandalıların konu edildiği filmlerindeki samimiyet hissinin oldukça güçlü olması (In Bruges, The Banshees of Inisherin). Amerikalıların konu edildiği filmlerde ise (Seven Psychopaths, Three Billboards Outside Ebbing, Missouri) özellikle karakterlerin karikatürleştirmesi ve yüzeyselliği ön plana çıkıyor. Filmi izledikten sonra diyebilirim ki Maalesef Wild Horse Nine‘ı da ikinci kategoriye dahil etmek durumunda kalıyoruz.

Wild Horse Nine’ın konusu

Film, 1973 yılında Şili’nin başkenti Santiago’da açılıyor. CIA ajanlarının, solcu Marksist başkan Allende’nin seçilmesinin ardından askerlerle işbirliğine giderek ülkedeki sosyalist hareketi yok etmek ve sindirmek; solcuları tutuklamak, işkence etmek, hatta öldürmek amacıyla hazırladıkları darbenin hazırlık aşamasına şahit oluyoruz. Burada tecrübeli Chris (John Malkovich) ve onun yetiştirdiği Lee’yi (Sam Rockwell), askerî darbenin sahadaki yol haritasını oluşturan ajanlar ve tetikçiler olarak izliyoruz. Başlarında da CIA’in bölge şefi MJ (Steve Buscemi) bulunuyor.

Filmde, hayatının son evresine gelmiş Chris’in önüne çıkanlara ABD’nin geçmişte, 1973 öncesinde, Orta ve Güney Amerika ile Afrika’daki darbelerde yaptığı vahşice müdahalelerden bahsettiğini görüyoruz. Kennedy suikastında CIA’in rolünü anlatması da bölge şefini oldukça rahatsız ediyor. MJ’in görevlendirmesiyle Lee, hocasını ve yakın dostunu öldürmek durumunda kalıyor. Ancak aynı zamanda Chris’in de Lee’ye verdiği benzer bir görev var. Film boyunca bu çatışma ortamında Lee’nin nasıl bir karar vereceğini ve sadakatinin hangi tarafta olduğunu sorguluyoruz. Kennedy suikastı da her daim ilgi çekici bir konu olarak bu filmin MacGuffin’i olarak karşımıza çıkıyor.

John Malkovich’ten muazzam performans

Filmde John Malkovich’in muazzam bir performansı var. 72 yaşındaki usta oyuncu, Martin McDonagh’ın yüzeysel ve karikatürize edilmiş Amerikalı yaşlı, bunak, boşboğaz ajan rolünü, metni aşan bir derinlikle oynuyor. Sam Rockwell ise bu yüzeyselliği pek aşamıyor. McDonagh’ın, örneğin oteldeki restoran sahnesinde yazdığı “İşte bir Amerikalı, yerel halkın söylediğini kabul etmiyor, kendi düz tarifiyle cevap veriyor” (Paskalya Adası heykellerine Moai değil de Büyük Kafalar denmesi) ya da başka bir sahnede hamburger yerken adam öldürmesinden bahsetmesi gibi detaylar, Three Billboards filminde olduğu gibi Amerikan toplumu üzerine yüzeysel önermelerin ötesine geçmiyor.

ABD’nin yaptığı kanlı darbeleri ve toplumunun yüzeyselliğini eleştirirken kullanılan dilin, karşı tarafın stereotipleştirilen yüzeyselliğinden ayrışması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de İrlandalı birinin kaleminden, Amerikan emperyalizmiyle nasıl mücadele edileceğine ilişkin bir konuşmada “Karşında polis, asker, üniformalı kimi görürsen öldür” gibi bir mesaj verilmesi bence çok problemli. İrlanda’da İngiliz emperyalizmine karşı mücadele edenlerin öldürme ve bombalama girişimleri, karşı tarafa zarar verdiği kadar kendi toplumlarına da bir o kadar zarar verdi. Barış ise bir anlaşma sonucunda tesis edildi.

Emperyalizm ya da diktayla mücadelenin sadece hukuki bir süreçle yapılacağını önerecek kadar tecrübesiz bir Türk vatandaşı değilim. Ancak darbeye giden yolu ve yüz binlerce insanın hayatını karartan süreci gerekli kılan savaşın anlamsız anlamının biraz daha irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yine de karakterin kendisini ele aldığımızda, çekiç-çivi ilişkisi çerçevesinden bakarsak söylediklerinde bir parça tutarlılık yakalayabiliyoruz.

“Vahşi At Dokuz” ne demek?

Film, çok fazla mana içeriyormuş gibi gözüküp aslında yüzeysel bir komedi olmanın ötesine geçemiyor. Bunun da en iyi örneğini filmin başlığında görüyoruz. Filmin hiçbir yerinde Vahşi At Dokuz’un ne olduğuna dair bir ifade yok. Bir haberci bunu merak edip filmin yönetmenine bir anlamı olup olmadığını sormuş. Yönetmen de “Evet, hiçbir fikrim yok. Rakamları ve atları seviyorum” diye yanıt vermiş.*

Film için de açıkçası aynısını söyleyebiliriz. Dışarıdan çok güzel gözüken, kendi içinde farklı sorular soran fakat bittiğinde maalesef pek bir şey ifade etmeyen yüzeysel bir çalışma.

*Why Is John Malkovich’s New Movie Called Wild Horse Nine? The Answer Is Not What I Expected: 

    Hollywood ve dünya sineması üzerine yazar, farklı spor dallarıyla ilgilenir.