Iñárritu’nun yeni filmi Digger, bir petrol devinin Amerikan propagandası, siyaseti ve yöneticileriyle iç içe geçmiş bir şekilde Avrupa’yı korkunç bir doğal afete sürüklemesini anlatıyor.


Cem Tümdağ – Günümüz siyasetinin ve kapital ilişkilerinin abartılı bir alegorisini kuruyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde, anlatılan hikâyenin içinde pek çok başka hikâye olduğunu görüyoruz; alegoriyle anlatılmaya ve dikkat çekilmeye çalışılan küresel gerçekliğin aslında nasıl yaşandığını öğreniyoruz.
Çoook çok kabaca özetlersek Don’t Look Up’ın konusunun Birdman stilinde çekildiğini söyleyebiliriz. Yine de bu, yapılan işin benim nazarımda çok başarılı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Dünya çapında bir megafona sahip eleştirmenlerin büyük bölümü böyle düşünmese de. Yok efendim, performanslar çok abartılıymış, aradaki yükselme sahneleri fazla “over the top”muş, oyunculuklar hoşlarına gitmemiş, Hollywood yıldızlarının eleştirileri ikiyüzlülük değil miymiş… Kesinlikle katılmıyorum.
Bence filmin anlatmaya çalıştığı şeye cuk oturan bir abartılılık vardı; çünkü artık ortada abartılmayacak bir şey yok. Yaşadığımız pek çok gerçekliğin bizzat kendisi o kadar saçma ki bunları abartmadan bir yere varamayız. Filmi, dünya ekonomi politiğinden bağımsız okuyamayız. Hikâyeyi anlatan oyuncuların, yapımcıların ve yönetmenin sistemin parçası olan multimilyonerler olması, anlatılan hikâyenin gerçekliğini değiştirmiyor. İçinde debelenip durduğumuz ve hiçbir yere varamadığımız bir hikâye ne kadar iyi anlatılabilirse, o kadar iyi anlatmışlar.
Komedi zordur. Güldürmek ile “Arkadaşlar, buradaki saçmalığı hepimiz görüyoruz, değil mi?” satiri aynı şey değildir.
“Peki şimdi ne olacak?”
Filme bir beklentiyle gitmedim, konusunu falan da okumamıştım. Ama hakikaten sinemayı yalayıp yutmuş, sınırlarından sıkılmış, sınırları esnetmek için elinden geleni yapmış; hikâyeye aşırı perspektif atmış. Tüm bunları yaparken de “Dünyayı şey ettiniz” gibi klişe bir mesajı kara komediye yakışan abartılı bir performansla vermiş. Ama aslında anlattığı şey bir dram, bir trajedi. “Dünyanın bilmem nesini şey ettiniz” mesajı yeterince güldürmez tabii ki.
Digger’ı çok beğendim, yaptığı eleştirileri çok haklı buldum ve hikâyeyi anlatma stiline bayıldım. Filmin önemli sekanslarından birinde oyunculardan biri, “Haklısınız, ikiniz de haklısınız. Peki ya şimdi ne olacak?” diyor. Günümüz sorunlarını çözme niyetiyle yaklaşan insanların çözüm önerilerinde yaşadığı farklılıkları ve fikir ayrılıklarını; bir çözümde uzlaşamamanın yarattığı tıkanmayı, gecikmeyi ve sorunların çözümsüz kalmasını filmin vermeye çalıştığı mesajı çok iyi özetleyen bir sekans.


Ders niteliğinde görüntü yönetmenliği
Filmi sinemada izleme motivasyonumun tamamı, Emmanuel “Chivo” Lubezki hocanın görüntü yönetmeni olmasına dayanıyordu. Yaşarken değeri ender bilinen efsanelerden olan hocanın ışık ve en-boy oranı kullanımı, sahne çerçeveleme ve fotoğraf gibi kareleri yine ders niteliğindeydi.
Iñárritu, Lubezki ve yapım tasarımcısı Dennis Gassner’in tasarladığı finaldeki gelecek, ayakları yere basan bir distopyayı öyle iyi anlatıyordu ki kendimi, herhalde benim sinema tarihinde en çok sevdiğim film olan bir diğer Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón’un Children of Men’de yarattığı dünyasına ışınlanmış gibi hissettim. O filmin görüntü yönetmeni de yine Lubezki’ydi elbette.
Digger’ın müzikleri
Filmin bana ayrıca kazandırdığı yeni isim, ilk kez bir film müziği besteleyen müzisyen Cosmo Sheldrake oldu. Film müziğinde tercih ettiği sesler ve ambiyans, bana Project Hail Mary’de Daniel Pemberton’ın kullandığı sesleri anımsattı. 2026’nın modası da bu tarz herhalde.

