Hatemotion gitar vokali Umur Bayer, grubun “Hate, Emotion, Motion” üçgeninden yola çıkarak kişisel günlüklerine dönüşen albüm sürecini, metal müziğin sunduğu özgürlük alanını ve “The Wolf’s March” ile bireysel hikâyelerden kolektif hafızaya uzanan yolculuklarını anlattı.


Hatemotion ismindeki üç kelime “hate, emotion, motion”. Öfke, duygu ve hareket. Yıllar içinde bu üç kelimeden hangisinin müziğiniz üzerindeki ağırlığı arttı?
Herkese merhaba. Mecranızda yer aldığımız için teşekkür ederek başlamak isterim. Grubun adı bu üç kelimenin birleşiminden oluşuyor ki bunlar da bizim müziğimizdeki duygu odaklarının bazen bir parçası olurken bazen birleşimi de olabiliyor. Bu noktada, şarkı konseptlerini belirlerken parçanın müziğiyle birlikte, söz yazımında anlatılmak istenen konuya göre birinin ağırlığı artabiliyor. Ya da hepsini birden aynı şarkı içerisinde füzyona tabi tutabiliyoruz. Son dönemde “emotion” kısmının biraz arttığını söyleyebiliriz.
Bir süredir şarkılarınızı tek tek yayımlıyorsunuz ve bunları Hatemotional Diaries’in günlük sayfaları olarak kurguluyorsunuz. Neden klasik bir albüm yayımlamak yerine hikâyeyi parça parça anlatmayı tercih ettiniz?
Bir noktada klasik albüm mantığından daha farklı ne yapabiliriz diye düşünürken aklımıza gelen bir konsept oldu. Şarkılarımızda içinde yaşadıklarımızı ve içinde olduğumuz ruh hâllerini bazen alegorilerle ya da toplumsal konularla bezeyerek, her hâlükârda en samimi şekilde ifade etmeye özen gösterdiğimizden, bir bakıma kişisel günlüğümüzün sayfalarını dinleyicilerle paylaşacak olduğumuzu hissettik. Kaldı ki her şarkının temasına, artwork’ünden sound’una kadar çok titiz yaklaştığımızdan, günlüğün sayfalarına özen gösterir gibi olunca da albümü bir günlüğün sayfalarını paylaşır gibi paylaşalım istedik. Bu da hâliyle single bazlı bir yayınlama sürecine dönüştü. Albümün tamamlanması çok yakın bir zamanda gerçekleşecek ve klasik bir albüm formatında da yine kendi estetik anlayışımız doğrultusunda yayınlamayı istiyoruz.


“Gerçek olaylardan yola çıktık”
Hatemotional Diaries’in sonunda dinleyicinin Hatemotion hakkında neyi anlamasını istiyorsunuz? Bu albüm sizin için bir müzik albümünden çok bir tür kişisel arşiv mi?
Öncelikle müziğimiz ve sözlerimizle bağ kurup içselleştirmelerini, sonrasında da kendilerinden birer parça bulmalarını isteriz. Zira belirttiğimiz üzere, samimiyetimizle müziğimizi yaptığımız için onlara da bunun geçmesi en büyük temennimiz. Bir yerde de kendinizden bir şeyleri içine kattığınız bir şeyin sizin kişisel izinizi de bırakması kaçınılmaz bir durum.
Gerçek olaylar ya da duygulardan yola çıkarak bir şeyleri ifade ettiğimiz için de anlamalarını beklediğimiz en önemli unsur bu olacaktır. Örneğin, “Guilty One” ve “The Poison In Me” parçalarımız gerçek bir olayın akıl ve kalp açılarından bir dışavurumu. Bu parçalarımız, dinleyicimizin en rahat bağ kurabileceği parçalarımız mesela. Hangimizin içinde bulunduğu durumda suçladığı ya da toksik bir ilişki içerisinden geçtiği olmamıştır ki?
Şarkılarınızda kişisel mücadele, travma, çatışma gibi temalar öne çıkıyor. Sizce metal müziği bu duyguları anlatmak için diğer türlerden daha güçlü yapan şey nedir?
Metal müziğin en güçlü olduğu yönleri samimiyet ve özgürlük, bizce. Farklı müzik türlerinden de besleniyor olsak da buluştuğumuz yer metal oluyor. Hissettiğimiz şeyleri bu müzikle ifade edebilmek, yeri geldiğinde isyan edebilmenin de en güçlü hâline vesile oluyor. Birçok farklı tarzda da bu tip özel eserler olsa da metal, bunu en özgür ve en samimi biçimde ifade edebilen bir tarz. Bu noktada, Tori Amos’un Slayer cover’ı olan “Raining Blood” bu farkı biraz ortaya koyabiliyor.
“İçinde yaşadığımız toplumdan kopuk olmamız mümkün değil”
The Wolf’s March, Hatemotion’ın önceki şarkılarından oldukça farklı bir yerde duruyor. Bireysel mücadelelerden kolektif bir hafızaya geçiş sizin için nasıl başladı?
İçinde yaşadığımız toplumun geçtiği süreçlerden kopuk olmamız çok mümkün olan bir şey değil. Malumunuz, garip bir süreçten geçiyoruz ülkece ve bu noktada olana bitene karşı ülkemizin ciddi bir şekilde sınandığı “Kurtuluş Savaşı”nı ve buna bağlı olarak kurucu değerlerimizi hatırlatarak duruşumuzu ortaya koymak istedik.
Bugün bu topraklarda özgürce yaşayabilmemizin yegâne mimarları olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, onun silah arkadaşları ve aziz milletimizin hatıralarını “The Wolf’s March” adlı parçamızın sözlerini Ata’mızın da sözlerini içerecek, daha doğrusu yeniden hatırlatacak bir şekilde yazdık. Zira bu süreçte kolektif bir hafızada olmamızın toplumumuz açısından önemli olduğunu düşündük.
Bir noktada, “Epidemical Destruction” adlı parçamız da pandemi sürecinde yaşadığımız bireysel korkunun toplumsal bir korkuya dönüşmesini, bununla beraber virüsün de dile gelerek dünyadaki siyasi ve ticari düzeni bir korku unsuru gibi anlatmasını da bir kolektif hafıza örneğidir diyebiliriz.
Şarkının sözlerini hazırlarken ciddi bir tarih araştırması yaptığınız anlaşılıyor. Tarihsel gerçeklikle sanatsal anlatı arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Özellikle “The Wolf’s March”ta sözleri yazarken ciddi bir tarih okumasına giriştim. TRT’nin zamanında hazırladığı “Kurtuluş” filmini bu kez defalarca, tüm detaylara dikkat ederek izleyip notlar aldım. Ayrıca yakın zamanda kaybettiğimiz hocamız İlber Ortaylı’nın, Selim Erdoğan’ın, Emrah Safa Gürkan’ın ve Con Sinov’un programlarını ve eserlerini de dikkatlice okudum. Yaptığımız parça ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getirdiği için bu konuda dikkatli ve detaylı çalışmalıydık. Aynı özeni tarihi bir kronolojiyle (şarkıda Samsun’a çıkıştan Büyük Taarruz emrinin verildiği sürece kadar anlatmamız nedeniyle) anlattığımızdan, sürecin tüm hatlarını müziğe de yansıtmamız gerekiyordu. Bunu şarkı için hazırladığımız lirik video’da da görebilirsiniz.
Bir örnek vermek gerekirse, parçanın ortasındaki interlude bölümünü, Ata’mızın Kocatepe sırtlarında düşünmek için dolaştığı andaki fotoğraftan esinlenerek yazdık. O an ne düşündü, nasıl bir ruh hâli içerisindeydi kısmını kendimizce yorumladık. Hâliyle orada bir kadın sesi de var etmeliydik ki Türk kadınını da temsil edebilsin. Oradaki sözler de onun iki sözünün birleşimiydi ve Türk kadınının da ona bunu hatırlattığını düşündük.
“Yerli gruplara verilen destek artıyor”
Türkiye’de metal müzik yapan bir grup olmak bugün ne anlama geliyor? Buradaki sahnenin en büyük problemi sizce müzisyenlerin kendisiyle mi, dinleyiciyle mi, sektörle mi ilgili?
Bizce hâlâ istediği müziği, birçok olumsuzluğa rağmen istediği gibi yapmayı, yapabilmeyi gösteren bir duruş bu! Bu nedenle de büyük bir iç huzuruyla müziğimizi yapıp icra edebildiğimiz için kendimizi ayrıcalıklı görmekteyiz.
En büyük probleme gelirsek de, bizce hepsinden kaynaklı noktalar var. Müzisyenlerimiz ekonomik ve piyasa koşulları nedeniyle üretmekten ve sahnelemekten, hatta prodüksiyonel nedenlerle istedikleri gibi sahneleyememekten musdarip. Dinleyicimiz, yurt dışındaki dinleyici profilindeki gibi lokal sahneyi desteklemek noktasında biraz noksan kalabiliyor. Bunun ekonomik nedenleri de var elbette ama şunu da biliyoruz ki bugün dünyaca ünlü olan ya da farklı coğrafyalarda müziği dinlenebilen/konser verebilen gruplar, en başta lokal kitlelerinin desteğiyle dünyaya açıldılar.
Sektöre gelirsek de bizce zamanla yerli gruplara verilen destek gün geçtikçe artıyor. Konser organizatörleri bir şekilde konser ya da festivallerde yerli gruplara yer vermeye başladılar. Mekânlara gelirsek de açıkçası işletme zihniyetlerindeki aşırı ticari mantıkları ve teknik tarafta sağlıklı aksiyonlar alamamaları, yerli grupların müziğini gelen seyirciye iyi duyuramamalarına sebep oluyor. Hele ki prodüksiyonel birtakım aksiyonlar alıyorsanız, sahnenizde bunları yapamayacak noktada bile olabiliyorsunuz.

