The Odyssey: Kusursuz, gerçekçi ama mesafeli

Nolan’ın 13. film projesi The Odyssey’i IMAX sinemada izleyen editörümüz Cem Tümdağ filme dair düşüncelerini Muhabbir için yazdı.

Cem Tümdağ Christopher Nolan’ın 13. film projesi The Odyssey, nihayet seyirciyle buluştu, ben de saat 11:00 matinesinde bir Salı günü asla hayal edemeyeceğim kadar kalabalık bir IMAX salonunda filmi izledim. Ben Homeros’un Odysseia destanını okumadım. Yunan mitolojisine de hakim olduğumu söyleyemem. Buna rağmen bu kültürün bugün yaşadığımız dünyanın üzerinde bıraktığı etkinin ne kadar büyük olduğu tartışılmaz. Eğer bugün mentör, okyanus ya da Truva Atı gibi kavramları kullanıyorsak, bunların kaynağı büyük ölçüde bu mitoloji. Yaklaşık 2700 yıldır anlatılmaya devam eden, belki de zamanın testine en iyi dayanmış edebi eserlerden biri yeni bir anlatım ile karşımızda.

Tabii ki bu bir hikâye. İçinde tanrılar, canavarlar, büyücüler var. O yüzden Truvalı Helen’i zenci bir oyuncunun canlandırıp canlandırmaması açıkçası hiç umurumda değil. Kafama bir peruk takıp beni Helen diye oynatsalar hikâyenin etkisinin değişeceğini sanmıyorum. Karakterler gerçek değil. Hikâye ise gerçek anlamda kültürel bir miras. Ben de filmi, tam olarak bu hikâyeyi nasıl anlattığı üzerinden değerlendireceğim.

Kamu spotu: Yazının geri kalanı spoiler içeriyor.

Nolan’ın ilgisini çeken şey savaş değil, savaşın geride bıraktıkları

Oppenheimer sonrasında Christopher Nolan’ın savaşın insanlar üzerindeki etkisini incelemeye daha fazla yöneldiğini görebiliyoruz. Dunkirk’te de bir yenilginin ardından eve dönmeye çalışan askerleri izliyorduk. The Odyssey’de ise savaş çoktan bitmiş durumda. Ancak bence filmin asıl ilgilendiği konu savaşın kendisi değil, savaşın elimizden götürdükleri. Savaşın vahşeti olarak neler yaşandığı, insanların ölüm anları dışında pek yansımıyor, yıllarca kuşatmanın sabrını tükettiği vahşi insanların neler yaptıklarını, karşı tarafa döktürdükleri kan ve gözyaşının insanın tüylerini ürperten detaylarını görmüyoruz. Anlatı,  daha çok savaşın vahşetinin kuralları nasıl yıktığını anlattığı kadar, elimizde ne vardı ve neyi kaybettik sorusunun peşinden gidiyor.

Film, melodram ya da yoğun duygular yerine gerçekçiliği merkeze alıyor. Bu tercih de kaçınılmaz olarak oldukça soğukkanlı bir anlatım doğuruyor. Karakterlere yaklaşmıyor, onları sanki Homeros’la birlikte gökyüzünden izliyormuşuz hissi veriyor. Bu yüzden karakterlerin yaşadıklarını anlamakta zorlanmıyoruz ama hissetmekte zaman zaman zorlanıyoruz.

Eve dönüş aslında hiçbir zaman eve dönüş değildir

Herkes eve dönmek ister. Ama iki gün üst üste gittiğin aynı kumsal bile aslında bir önceki günküyle aynı değildir. Savaş insanı değiştirdiği kadar geride bıraktığı evi de değiştirir. Film, bu dönüşümü bence oldukça başarılı aktarıyor.

Öte yandan bu değişimin yarattığı karanlık, yabancılaşma ve kararsızlık iyi işlenirken karakterlerin motivasyonları çoğu zaman seyircinin yorumuna bırakılıyor. Bunu uzun uzun açıklayan exposition sahneleriyle kirletmemesi hoşuma gitti. Ancak boşlukları doldurma sorumluluğu zaman zaman biraz fazla seyirciye bırakılmış gibi hissettim.

Matt Damon ve filmin duygusal mesafesi

Christopher Nolan’ın bence uzun zamandır devam eden kronik problemlerinden biri burada da sürüyor. Hikâyeyi olağanüstü bir ritimle kuruyor, teknik olarak kusursuza yakın sekanslar yaratıyor ama finalde karakterlerin yaşadığı duyguları izleyiciye tam geçiremiyor.

Matt Damon’ın canlandırdığı Odysseus’a da çok ikna olamadım. Overacting yaptığı zaman bunu fazlasıyla belli eder, çoğu zaman kontrollü oynar. Ancak buradaki karakteri için bana biraz fazla kontrollü geldi. Odysseus’un yaşadığı onca savaşın, kaybın, pişmanlığın ve özlemin altında daha yoğun bir duygu bekliyordum. Odysseus’un köpeği Argos’un ölümü  sahnesi haricinde filmle hiçbir duygusal bağ kuramadım.

Bunda Tom Holland’ın canlandırdığı Telemakhos karakterinin de aktörün oyunculuğu açısından zayıf kalmasının etkisi olduğunu sanıyorum. Nolan, genelde oyunculardan iyi oyunculuklar çıkarmakta çok mahir ancak Holland’ın tercih ettiği oyunculuk tarzının bu film ile birebir örtüştüğünü düşünmüyorum. Oyuncunun tercih edilmesinde yeteneğinden çok Instagram takipçi sayısının kalınlığı ağır basmış gibi hissettim.

Örneğin, Charlize Theron’un oynadığı Calypso, Odysseus’a aşık oluyor ve onu 7 yıl boyunca adasında büyüleyerek mahkum ediyor. Melodramadan uzak anlatıda, evet Calypso’nun Odysseus’u istediğini anlıyoruz ancak izlediğimiz hikayedeki karakterlerde bu duyguyu görmek çok zor. 

Belki de bunun önemli bir kısmı bilinçli bir yönetmen tercihi. Çünkü filmin tamamında aynı duygusal mesafeyi hissediyoruz. Bu açıdan Peter Weir’ın 2003 yapımı Master and Commander: The Far Side of the World filmini özlediğimi söyleyebilirim. 

Şiddet var ama dehşet uzakta kalıyor

Nolan’ın sevdiğim taraflarından biri şiddeti pornografikleştirmemesi. İnsanların parçalandığı, bağırsakların etrafa saçıldığı sahneler çekmeyi seven bir yönetmen olmadı hiçbir zaman (bkz. Napoleon’un atın parçalanmış bedeninden çıplak elle top mermisi çıkarması, teşekkürler Ridley Scott).

Ancak The Odyssey gibi bir hikâyede bu tercih duyguyu biraz fazla törpülüyor. Film sürekli bize binlerce insanın öldüğünü, kadınların köleleştirildiğini, çocukların katledildiğini ve Odysseus’un bütün bunların yükünü taşıdığını söylüyor. Fakat çoğunlukla bunu hayal etmemizi bekliyor.

İlk izleyişimde bu mesafe bana biraz fazla “temiz” geldi. Elit bir noktadan bakıyoruz, ellerimizi kirletmiyoruz. 

İşin kötü yanı Nolan’ın bunu yapabildiğini de biliyorum ve neredeyse bütün sahnelerin kusursuz çekildiği bir The Odyssey filminden bahsediyorum. Dunkirk’te de savaşın dehşetini aşırıya kaçmadan hissettirebilmişti. Burada ise bilinçli olarak çok daha soğukkanlı bir anlatım seçmiş gibi duruyor. O yüzden “yapamamış” demiyorum. “Ah be ağabey, keşke…” diyorum bu tercihine.

Penelope

Filmin en belirleyici karakterlerinden biri de Anne Hathaway’in oynadığı Penelope. Odysseus’un döneceğine olan sarsılmaz inancı yalnızca ailesinin değil, Ithaca’nın geleceğini de belirliyor. Uzun yıllar boyunca evinin içinde büyüyen kaosa rağmen bu inancı koruması, oğlunun güvenliği ile ülkesinin geleceği arasında seçim yapmak zorunda kalması oldukça güçlü bir motivasyon yaratıyor.

Ne var ki filmin gerçekçilik üzerine kurulu soğukkanlı anlatımı, Penelope’nin hissettiklerini seyirciye daha yoğun aktarabilmesinin de önüne biraz set çekiyor.

Final neden istediğim kadar çalışmadı?

Filmin yapısal anlamda en büyük problemi ise bana göre kendine güçlü bir karşı karakter (antagonist) yaratamaması.

Zaman zaman filmin ana karakterinin gerçekten Odysseus mu yoksa Telemakhos mu olduğu konusunda küçük bir perspektif kayması yaşanıyor. Ancak asıl sorun finalde ortaya çıkıyor. Antinous öldüğünde beklediğim katharsisi yaşayamadım, Odysseus’tan çok Sinon’un intikamının hikayesini izliyormuşuz gibi oldu. Diğer taliplerin öldürülmesinde de aynı durum vardı. Hikâye büyük bir intikam üzerine kuruluyor ama intikam alınan karakterlerin yeterince güçlü inşa edilmemesi finalin dramatik etkisini biraz azaltıyor.

Teknik taraf yine kusursuz

Christopher Nolan filmlerinde teknik taraf üzerine sayfalarca yazılabilir. The Odyssey de bunun istisnası değil. Görüntü yönetiminden kostüm tasarımına, bilgisayar kullanılmadan hazırlanan efektlerden müziğin en küçük ayrıntısına kadar yine olağanüstü bir ekip çalışması izliyoruz.

Aslında bu kadar kusursuz bir teknik işçiliği artık biraz varsayılan kabul ediyor olmamızın sebebi de Nolan’ın kendisi. Yıllardır çıtayı öyle yukarı taşıdı ki, bu seviyeyi artık şaşkınlıkla değil beklentiyle karşılıyoruz.

Yunan mitolojisine çok hakim olmadığım için filmdeki bütün referansları yakalayabildiğimi söyleyemem. Ancak hoşuma giden küçük bir ayrıntı var. Nolan’ın 2000’li yılların başında Truva (Troy) filmini yönetmeye oldukça yaklaştığı ve o dönem zihninde deniz kıyısında yarıya kadar kuma gömülmüş Truva Atı görüntüsünün yer ettiği söyleniyor. Bu filmde bu sahneyi gerçekleştirmiş. 

Bence büyük bir serzeniş

Bunun filmle ilgisi yok ama sinema salonlarından gerçekten nefret etmeye başladım. Sürekli telefon ekranları yanıyor. Story çekenler, mesaj atanlar, aramalar, bildirimler… Zeus hepsini kahretsin.

Ve final…

Nolan’ın Batman üçlemesini ayrı tutarsam, macera filmleri arasında The Odyssey’yi nereye koyacağımı henüz bilmiyorum. Inception, Interstellar ve Tenet ile birlikte düşündüğümde ikinci izleyişten sonra daha net karar vereceğim.

Ama ilk izlenimim şu oldu: Teknik açıdan yine olağanüstü bir Christopher Nolan filmi izlemiş olsam da, duygusal olarak bana en az geçen macerası bu oldu.

Nolan’ın amacı beni ağlatmak mı olmalıydı? Elbette hayır.

Ama film boyunca beni gerçekten duygusal olarak yakalayan tek sahne ise köpek sahnesiydi. Beş saniye sürdü ama nedense filmin geri kalanından daha güçlü hissettirdi. 

Ancak belki de “hikâyelerin hikâyesi”, hatta “hikâyelerin babası” diyebileceğimiz Odysseia gibi 2700 yılı aşkın süredir anlatılan bir destanda kişisel olarak biraz daha fazla duygu görmek isterdim. Ama bunun nihayetinde yönetmen ya da hikaye anlatıcısının tercihi olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Bu nedenle filmin gerçekçiliği merkeze alan yaklaşımına saygı duyuyorum. Yine de aklımda şu soru kaldı: Eğer Odysseia gerçekten bu kadar duygulardan arındırılmış bir hikâye olsaydı, 2700 yıldır anlatılmaya devam eder miydi?

    Hollywood ve dünya sineması üzerine yazar, farklı spor dallarıyla ilgilenir.