Koftiden Sohbetler #5

Koftiden Sohbetler serimizin 5. bölümüyle karşınızdayım. Hayata dair ilginç detaylara burada değinmeye devam ediyorum.

Selçuk Bulut – Merter semtinde bulunan MMM Migros (Üç Em Migros)’u çocukluğumda görünce MMMMigros (ımmmmmigros) şeklinde okurdum. Yıllar geçti ve bu baştaki M’lerin Migroslar’ın kategorileri olduğunu öğrendim. Yıllar geçerken sadece beni değil reklam sektörünü de değiştirdi. Zaman içerisinde pek çok firma Migros ve türevi marketlerde kendilerini ön plana çıkaracak aktivitelerde bulundular. Bunlardan birisi de tadımlık dağıtılan yiyeceklerdi. Hala dağıtılmaya devam eden bu yiyecekleri tadan kişiler malı almak için hamlede bulunuyorlar haliydi. Genelde üniversite öğrencisi olan ve harçlığını çıkarmaya çalışan bu tadım uzmanları uzun saatler boyunca, karşılarında elektrikli mangal setiyle sucuk kızartıp insanlara sucuk tattırıyorlar. Bazen ilgi çekmek için çeşitli şekillerde insanlara da sesleniyorlar. İşe yarıyor mu? Ben sucuktan çok hoşlanmayan bir birey olarak uzak duruyorum bu tür mekanlardan lakin ‘bedava ve ekstra’ gıda mantığıyla ilerleyen kişileri kendine çekiyor. Yani işe yarıyor.  Bu ürünleri yemesem bile ilgi çekmeyecek gibi değiller. Ete ulaşımın zorlaştığı bir dönemde bu tür yerlerin varlığını sürdürmesi düşük gelirli vatandaşların sucuk tüketimine fayda sağlıyor. Bu mekanlardan sucuk yiyenler ilk lokmadan sonra uzaklaşıyorlar oradan ancak akılları yiyemediklerinde kalıyor. ‘Dönüp bir tane daha istesem ayıp olur mu?’ hissiyle kah dönüyorlar, kah yollarına devam ediyorlar. Vatandaşlar yaşadıkları bu ikilem ile felsefik argümanları bile yerle bir edebiliyorlar. Etik ile karın tokluğu arasındaki müthiş arada sıkışmışlık…

Ancak acı sucuğun bu tür yerlerde çok tüketilmesi ise büyük bir sorunu beraberinde getiriyor: Basur. 2020 yılındaki araştırmaya göre her 4 kişiden birisi basurmuş. Acıyı çok yemek de bu hastalığın sebeplerinden. Birileri çıkıp ‘Basur değil hemoroit’ diyebilir, desin. Ben basur demeye devam edeceğim. Neyse konumuza dönecek olursak basur oldukça sıkıntılı süreçlere neden olabilen bir hastalık. En önemli organlarımızdan birisi olan oturma organımızı rahatsız eden, ateşler bastıran bir problem. Yıllar önce okuduğum bir makalede alafranga tuvalet yerine alaturka tuvalet kullananların daha az bağırsak sorunu yaşadığını yazılıydı. Bu da ilgimi çekti, çünkü şehirleşmenin artmasıyla birlikte alaturka tuvaletlerden uzaklaştık. Ayrıca alafrangaya göre daha az ortopedik bir bölge. Bu da alaturkanın kullanımını olumsuz etkiliyor. Gerçi baktığımızda biraz korkunç bir yapısı var. Kocaman bir delik aşağıdan bütün mahremiyetinizi ihlal ederek size bakıyor. İçine ne gönderileceği belli lakin içinden ne çıkacağı meçhul. Fare, böcek hatta yılan bile çıkabilme ihtimali var. Hoş geldin alaturka tuvalet anksiyetesi bebek… Şaka bir yana bunun önlemini de girişimci izinler almıştı zamanında. Tuvalet deliğine kapak. Nasıl bir şey diye merak edenler olabilir, naçizane anlatmaya çalışayım. Tuvalet deliğinin boyutlarında bir kap düşünün. Bunu deliğin üstüne yerleştiriyorsunuz. Bu kapağın özelliği ortadan ikiye bölünerek açılması ya da bir tarafında yaylı düzenekle gelen ürünün aşağı gitmesini sağlamasıdır. Hem düşen ürünün su sıçratması engellenir hem de fare, böcek gibi canlıların tuvalete sızması engellenir. Bu da mahremiyetimizi bir nebze koruduğu kanaatindeyim.

Alaturka tuvaletler gibi azalan başka bir durum da piyanist şantör albüm kapakları. Maksadım alaturka tuvalet ile albüm kapaklarını benzetmek değil sadece eskisi gibi hareketli ve ilginç albüm kapaklarının da azaldığına dikkat çekmek. Özellikle 80’li yıllarda hayatımızda önemli bir yere sahipti piyanist şantörler. En ünlüleri Ümit Besen, Ferdi Özbeğen, Arif Susam, Nejat Alp gibi usta isimlerdi. Şarkıları halen dilden dile dolaşmakta. Ancak bu büyük isimlere nedense kötülük yapmak isteyen dış minnaklar 80’lerdeki albüm kapakları üzerinden bu emellerini gerçekleştirmişler gibi. Koca koca adamları ilginç şekillerde albüm kapaklarına koymuşlar. Olmayan koltuğa oturarak piyano çalan adam, moda faciası kıyafetler, ilginç hareketler poz vermeler gibi pek çok albüm kapağını bu dönemde gördük. Tamam 80’lerin sonu 90’ların başı büyük değişimlere sahne oldu da bu kadar hızlı dönüşümü beklemiyordum. Hangi motivasyonla kamera karşısına geçtiler? Bilemiyorum… Klipleri de çok ilginçti. Cengiz Kurtoğlu’nun ‘Bahse Girerim’ isimli parçasına çektiği, vites atmalı, ‘Macerayı Seven Adam’ (Cengiz Üstün’ün efsane karikatür serisi) konseptli hala hafızamdaki yerini koruyor. İnternette bulabileceğiniz klibin 03:18’inci dakikası bana göre başarılı bir çalışma.

Son.